DİN İSTİSMARI: DEVLET/SİYASET DİN İLİŞKİLERİ
Çaycuma Star Haber köşe yazarı Recep Karagöz'ün "DİN İSTİSMARI: DEVLET/SİYASET DİN İLİŞKİLERİ" başlıklı yazısı sizlerle...
İnanç/din devlet siyaset ilişkileri, insanlık tarihi boyunca sorunlu olmuştur.
Kurulan site devletlerinden imparatorluklara değin, din-devlet-siyaset ilişkileri devletlerin/iktidarların din ve inancı araçsallaştırarak halkın/toplumun üzerinde muktedir olmuştur.
Yeryüzü muktedirleri bir toplum üzerinde iktidar olmakla da yetinmemiş, inançları; sömürünün, sömürgelerinin en kullanışlı aracı haline getirmişlerdir.
Emperyalist iktidarlar, sömürgeleştirdikleri toplumları kontrol altında tutabilmek için din/mezhep üzerinden savaş çıkarmaktan imtina etmemiştir.
Din ve inancın toplumların/halkların sosyolojik bir parçası olduğu gerçeğinden hareketle; tarih boyunca din(ler)in siyasetle ilgisinin bulunmadığını ileri sürmek de gerçekçi olmayacaktır. Özellikle gelişmekte olan toplumlarda din; siyaseti etkileyerek iktidarların oluşmasına yol açmıştır.
Din ve inançlar, muktedirlerin iktidarlarını korumak ve sürdürmek için vazgeçilmez bir araç olmuştur. Monarşi, Oligarşi, imparatorluk, saltanat veya Türkiye’de son dönem yaşadığımız ucube sistemde görüldüğü gibi.
Yazının insicamını bozmadan araya, Kuran’ı Kerim’in bu bağlamda ne önerdiğini not etmek isterim. Kuran’dan anladığımıza göre; Kuran’ın bir yönetim biçimi tercihi yoktur. Ne vardır; halkın inancını özgürce yaşaması ve adaletin egemen olduğu “hukuk devleti” normları vardır.
Kuran’da, siyasi idarenin yönetim biçim(ler)i; doğası gereği olan değişkenliğine müdahale edilmemiştir. Allah’a dayalı (teokratik) bir sistem önerilmemiştir. Siyasi iktidarın halka dayanması gereken meşruiyeti “Onların işleri de kendi aralarında şura(danışma/istişare) iledir” ayeti ile teminat altına alınmıştır.
Din istismarı, İslam’ın erken yıllarında; Hz Ali ve Muaviye taraftarları arasında gerçekleşen Sıffin Savaşı’nda ortaya çıkmıştır. Muaviye taraftarlarının yenileceklerini anladıkları anda mızrakları ucuna Kuran sayfalarını takmaları hem savaşın seyrini hem de İslam’ın tarihi seyrini değiştirmiştir.
İslam coğrafyasında egemenlerin din istismarı seyri kimi dönem azalmış, kimi dönem baskın olmuştur. Ama hiçbir zaman, din karşıtlığı dahil istismardan bütünüyle imtina edilmemiştir.
Günümüzde de muktedirler ayetleri adeta mızrakların ucuna takılı olarak yoksullara şöyle sesleniyor: “Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de ‘Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz. Sabredenlere müjdele’ buyurmaktadır”. Yaşanan ekonomik krizden sorumlu değilmişcesine, israfın ve yoksulluğun sorumluluğunu almak yerine Kuran ayetleri saptırılıp araçsallaştırılarak hedef şaşırtmaya çalışılıyor. Günümüz ile zamanın Muaviye’si arasında hiçbir şey değişmemiş gibi duruyor!.
Burada akıllara şöyle bir soru gelebilir, gelmelidir: Tarihi süreçte din istismarına dur diyen bir kişi veya yapı olmamış mıdır? Elbette olmuştur. Buna iki örnek verelim. Biri Hristiyan dünyasından diğeri de İslam dünyasından olsun.
1789 Fransız Devrimi. Devrim sürecinde; Cumhuriyetçiler ve eski düzen yanlıları Kralcılar ve Katolik Kilisesi arasında yoğun tartışmalar yaşandı. Bu tartışmaların sonucu olarak ancak 20. yüzyıl başlarında din ve devlet ilişkisini düzenleyen hukuksal-siyasal bir ilke ve sistem olarak laiklik ilkesi ortaya çıkmıştır.
Din istismarına yönelik İslam dünyasında örnek bir itiraz/direniş, Peygamberin ölümünden 100 yıl sonra Emevi ve Abbasi iktidarının zorbalık ve dayatmalarına yönelik Kufe şehrinden çıkmıştır. Hanefi Mezhebi kurucusu İmâmı Âzam veya Ebu Hanife olarak bilinmektedir. Ebu Hanife Abbasi Devleti’nin ikinci halifesi (Ebu Cafer) tarafından Bağdat’ta zindana atılıp işkence ettirilmiş ve zehirletilerek öldürülmüştür.
Türkiye Müslümanlarının büyük çoğunluğu ve Diyanet ve ruhban sınıfa dönüşen mensupları kendilerini Hanefi Mezhebi intisaplısı/mensubu olarak tanımlar. Lakin iktidarın din istismarına dair hiçbir itiraz etmedikleri bir yana tam tersi destek vermektedir. Kurumsal kimlikleri ile iktidarın kapısında paspas görevi üstlenmişlerdir.
Türkiye’de siyasi alandaki tartışma, propaganda ve uygulamalarda din istismarı ve dinin araçsallaştırılmasının kuşkusuz önüne geçilmelidir. Bu mükellefiyet, salt kendini dindar olarak tanımlayan kesimlerin değildir. Din karşıtlığı üzerinden siyaset yapan kişi ve toplumsal hareketlerin/kesimlerin de sorumluluğudur.
Dinin; devlet(ler)in, iktidar(lar)ın pozitif veya negatif yönde her türlü istismarına engel olmak, sosyal ve ekonomik her türlü çıkar faaliyetlerine alet edilmesinin önüne geçmek toplumun, dinli dinsiz her kesiminin sorumluluğundadır.